![]()
![]()
Acıları Saklamak Acıları Satmak
Biriken acılar ancak öldüğümüzde bizden ayrılıyorlar.
Gücü ve gücün silahlarını ellerinde bulunduranlar biliyorlar ki acıyı insana bir kere yüklersen o hayatı boyunca bu yükle yaşamak zorunda kalacaktır. İşkenceci işkence tezgahından geçirdiği genç delikanlı ve kızlara çektirdiği acıların, onların ruhunda bırakacağı izleri bilerek işkence yapar. İşkence hiç bir zaman olup bitenler hakkında bilgi almak için yapılmaz. Yöntemleri ne olursa olsun doğru yanlış onur ve adalet aramak için otoriteye muhalefet edenlerin onurlarını ve adalete olan inançlarını yok ederek bir sonraki yolcuların mücadele inançlarını çökertmiş olur. Amaç budur ve bu amacın izlerini kurbanın mümkün olduğunca uzun süre hatta mümkünse bir ömür boyunca taşıması hedeflenir. Nitekim işkence altında ya da işkencenin surecine muhalefet ederken ölenlerin acıları son bulmuştur ama onurlarına yapılan akıl almaz saldırılar mirasçılarına acı öfke ve tarifsiz bir keder olarak devredilmiştir .
Ne tek saniye eksik ne tek saniye fazla tam tamına yedi yıllık işkence ve cezaevi hayatımdan bana kalan en önemli fobi kapalı yerde kalamamaksa, en önemli bilgi de işkencenin şimdiki zamana değil gelecek zamana ait bir yatırım olduğudur.
Askeri cuntalar yaşattıkları acılarla tüm toplumu zapturapt altına alırlar. Bu yüzden toplumda iktidara yönelik rahatsızlıklar arttığında politikacılar halka “asker gelir ha!“ diyerek çektikleri ve bir kez daha çekecekleri acılarını hatırlatırlar. Asker korkusu ile birlikte işkencenin tarifsiz söylentileri ülkenin dört bir yanına yayılarak muhalif olmanın ürkünçlüğünü canlı tutarlar. Ama ne yazıktır ki diğer yandan işkence mağdurlarının varlığı devletin kendi yüzüne tutamadığı büyük bir utancın tanıkları olarak nefret edilen asla güvenilmeyen bir kurumun bayrağın toprağın ve ülkenin sahibi olduğunu hatırda tutmaktalar.
Öbür yandan bizzat işkencenin mağdurları da kendi içlerindeki muhalefeti kendince bir işkence ile yok ederek kendi muhalefetinin inandırıcılığını yok ediyor. Karşı çıktığı ile çapı ne olursa olsun aynı yöntemi kullanınca ikna edici olamıyor. Bunu kendisi ile de yüzleşmediği için başımızı kuma gömmüş devekuşları gibi yöntemin hem mağduru hem sanığı oluyoruz.
Çok büyük acılara sahne olmuş Avrupalıların kederlerle yaşamayı seçmemiş olduğunu görüyorum. Oysa biz acılarımızla besleniyoruz. Onları iyi para ettiğini anlayan ahlaksız köylüler abartarak değiştirerek sefilleştirerek Avrupa da satıyorlar. Acıların gerçek sahiplerinin onurlarını fütursuz bir kurnazlıkla orta malı yaparak harcamalarıyla çok böbürlendiklerine İngiltere hikayem başladıktan sonra defalarca tanık oldum.
Biz, yani acıların gerçek sahipleri ise eğer artık direnme gücümüz tükenmişse bu vazgeçmişliğin bizde yarattığı arkadaşını yarı yolda bırakmak duygusunun ezici yüküyle seslerimizi kesip, içimizde kutsal bir tabu gibi koruyarak besliyoruz onları.
Acılarımızı koruyoruz. Acılarımızı başkaları bir daha yasamasın diye değil, başkaları yaşadığında daha iyi nasıl dayanır diye kutsuyoruz.
Direnme gücünü kaybetmemiş olanlar ise sorumluluğun ağır görgüsü ile acı yokmuş gibi yapıyorlar.
Geriye bu acıları pencerenin öte tarafından izleyen ailelerimiz, dostlarımız, arkadaşlarımız, eliyle şiirlerimiz, şarkılarımız ağıtlarımızın içine yerleştirilmesi kalıyor. Acıların ruhlarımızı kıyım kıyım kıydığı bir tüccar Pazar etrafımızdan dolaşıp bunu tanımayanlara hatta kimi zaman en acı türküyle göbek atanlara, dansöz oynatanlara ulaşan bir hoyratlık, çekilmiş bütün çileleri bir eğlence malzemesi yapıyor.
Ne yapmalıyız sorusunu sormaktan hep kaçıyoruz. Bu yüzden çektiklerimizi bilincimizde ve ruhumuzda çözümlemiyoruz. Birey olarak bilincimizde ruhumuzda çözümleyemeyince toplumun bilincinde de ruhunda da çözümleyemiyoruz.
Acıyla kurulan ortaklıkların zamanla acıya duyulan bağımlılığa dönüştüğünü konuşamıyoruz. Acıların ideolojisi olamayacağını, ideolojilerin acı çekmek yeteneği olmadığını yüzleyemiyoruz. Acının bireye ait olduğunu bireyden topluma bir daha yaşanmaması için bir bilinç olarak ulaşması gerektiğinin yöntemlerini arayamıyoruz.
Önünde bu acıların mühendisi devletin engelleri kadar bu acıların sahiplerinin engelleri de birkaç sıra örülmüş surlar gibi yükseliyor.
Direnme gücünü kaybetmiş olanlar olağan kabul edilmedikleri için ellerinden acıların önlenmesine ilişkin çalışmaları alınıyor.
Çektikleri sanki ait oldukları inanç tarafından kendilerine emanet verilmiş gibi geri çekildiklerinde ellerinden alınıyor. Böyle olabilir mi? İnsan bedeninde iz ruhunda yara olarak duran acılarını emanet gibi devredebilir mi?
İnsanın kendi başına yaşadığı bir acı başkasından alınmış bir emanet olabilir mi? Gerçekliğini, sonuçlarını kendi başına üstlendiğin bir çile hayatını değiştirdiğinde senden alınabilir mi? Alındı dense bile alınmış olması mümkün mü? Geçmişin kime ait olduğunu belirleme yetkisine sahip bir güç olabilir mi? Bu hayata uygun mu?
Uygun olmadığını düşünüyorum. Uygunmuş gibi yaparak başımızı derde sokmak istemiyoruz. Sadece o kadar. Uygunmuş gibi yapmak sanal bir ilüzyonun gerçeğin yerine bir süre gerçek olarak kullanılmasından başka bir işe yaramıyor. Hayata inat neyi dayatırsak o mutlaka iflas ediyor. İflası da başarı kadar yüreklice bütün sonuçlarıyla barışık olarak kabul etmeliyiz diye düşünüyorum.
Bu kadar bedel ödeyip demokrasiye bu kadar uzak kalabilmemizin bir izahı olmalı diye düşünüyorum. Çekilenleri toplumsal bilince yükseltememiş bir eksikliğin veya çektiklerini bir eğlence endüstrisine sermaye yapmanın, toplumun seyrinde içindeki eğer kendisi değilse ‘iyi olmuş hak ettiler’ acımasızlığına dönüştüğüne inanıyorum.
İki önemli eksikliğin bizi güdük bıraktığını düşünüyorum. Muhalifine yaşama şansı vermeyen muhalefetimiz ve başkasına yapılandan kimi zaman üstü örtülü kimi zaman coşkun tezahüratlı bir keyif alma geleneğimiz…
İşler yolunda gitmediğinde de sorumluluğu üstüne almak o acıyı derinden paylaşmaktır. İşler yolunda gitmediğinde bunu bize göstermeye çalışanları muhalif kabul edip, hasım tedbiri almak yaşanmış olanları unutturmaz. Sadece sessizleştirir.
O halde işlerin yolunda gitmediği zamanlarda da linç ve itham yerine paylaşmak daha değerli ve adil görünüyor. Bu bizi zayıflatmak yerine güçlendirir diye düşüyorum. Yahudi atasözüne göre “Acı ilk keresinde öldürmezse güçlendirirmiş.”