A d l a r ı S a k l ı d ı r

A d l a r ı S a k l ı d ı r

A k ı n O l g u n

Bir hesaplaşmanın hikayesi: Adları Saklıdır

25/10/2006

10 Subat 2007
Yeni Özgür Politika “İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz.”

Türkiye’de 7 yıl cezaevinde kalan, ölüm oruçları ve ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sürecine de tanıklık eden Akın Olgun, yaşadıklarını “Adları Saklıdır” adlı kitabında anlattı. Bir döneme tanıklık eden bu kitabı okurken, anılardan da öte olaylarla karşılaşacaksınız. Okurken kimi yerde soluk soluğa kalıyor, derin bir hüzne boğuluyorsunuz. Kim yerde kendinizi de içinde bularak, yaşıyorsunuz. Olgun, acılarla başetmenin bir yolu olarak yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla anlatmayı seçen biri. Kendi gerçeği de dahil herkesin gerçekliğine bir mesafede durarak kitabını yazdığını belirten Olgun, “yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti” diyor. Akın Olgun ile kitabı ve hikayesi üzerine konuştuk.

Önce kitabın adından başlayalım. Neden ‘Adları Saklıdır’?

Adları Saklıdır, çünkü her şeyi yazmam mümkün değildi. Yaşanmışlıklar sadece bana ait değildi. Ben kendime ait olanı yazmak zorundaydım. Diğer yandan yazının sorumluluğu ağırdır, dikkat etmek zorundasınız. Hassas bir konu üzerinde, tarihsel olayları ele alıyorsunuz ve bu olaylar sizinde yaşamınızın önemli bir ayağını oluşturmuşsa, olayların siyasi bir nedeni de varsa ve yazdıklarınız başkalarını da etkileyecekse bu sorumluluğu taşımak zorundasınızdır. Bu yüzden kitabın adı “Adları Saklıdır” oldu.

Kitabı okurken, etkilenmemek elde değil, hatta kimi zaman içinde yaşıyor gibi hissediyor insan. Siz kitabı yazarken yeniden yaşadınız mı tüm bunları? Neler hissettiniz?

Benim için zor oldu diyebilirim. İnsanın geçmişi hep sırtındadır ve onu sırtınızdan atmanız mümkün değildir. Bizim yaşadıklarımız sıradan olaylar değildi. İçeride bir başka büyüyor insan, bir başka yaşıyor her şeyi. Yazarken yeniden yaşamak ve yeniden büyümek, alnı açık bir hesaplaşma yapmak, hem kendinizle hem yaşadıklarınızla hesaplaşmak, doğru veya yanlış tartışmak ama illaki tartışmak, tekrar tekrar olayları canlandırmak ve yazının her karesinde durup düşünmek beni inanılmaz sarstı, ama diğer yandan tedavi de etti. İnsanın kendisiyle hesaplaşması ve sorgulaması, bunlardan sonuçlar çıkarması acıları hafiflettiği gibi insanın bilincini de sağlamlaştırıyor. Ben buna, acıları terbiye etmek diyorum. Ya bu acılarla yaşar onun bağımlısı olursunuz ya da onu terbiye eder kendiniz olursunuz. Ben ilkini seçtim.

Gazeteci ve yazar Ayşe Önal’ın da bu süreçte bana inanılmaz bir desteği oldu. Kitabı yazmamda bana verdiği moral desteğini, Musa Moris Fahri, Yaşar Seyman ve Oral Çalışlar’ın da kitabı okuyarak gösterdikleri ilgiyi elbetteki unutamam.

 

İlk kitabınız olmasına rağmen sade, akıcı ve oldukça edebi bir dili gözlemlemek mümkün. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Oral bey kitabın değerlendirmesinde edebi bir dili olmadığı vurgusunu yapmıştı. Buna ben de katılıyorum, ama zaten ben yazarken edebi bil dil tutturmaya çalışmadım. Böyle bir kaygım da olmadı. Olduğu gibi yazmaya çalıştım. Acemice, amatörce ve yalın... Benim kaygım edebi olmasından çok, anlaşılır olmasıydı. Yaşadıklarımı dönemlerine ait duygularımla vermeye çalıştım.

Oral Çalışlar’ın da kitabın arka sayfasında yazdığı gibi “kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçalayarak ve eleştirerek” yazmışsınız. Neden böyle bir sonuç?

Amacım ne kimseyi suçlamak ne de eleştirmekti ve bundan özellikle kaçındım. Ama kendinizi eleştirmeye ve tartışmaya başladığınızda aynı zamanda çevrenizdeki koşulları da, nedenlerini, niçinlerini de değerlendirmek zorundasınız. Yoksa iç hesaplaşmanızın bir önemi olmaz ve doğru bir özeleştiri de bundan çıkmaz diye düşünüyorum. Bir yanda siz ve yaşadıklarınız, diğer yandan objektif davranabilme erdemini yakalamak, bunu yaparken de defalarca düşünüp, defalarca tartmak o kadar zor ki. Hal böyle olunca Oral Bey’in değerlendirmesi yerli yerine oturuyor.

“Herkese mesafe” alabilmek özel bir çaba sonucunda mı çıktı yoksa dediğiniz gibi gerçek olanı anlatınca mı böyle oldu?

Gerçeğin çok göreceli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Gerçek bazen insanı kendisine çok yakınlaştırdığı gibi tam tersine uzaklaştırabiliyor ya da bugün gerçek olan ve ölümüne inandığınız şeyler yarın yerini yeni bir gerçeğe bırakabiliyor. Gerçeği bulmak veya yakalamaya çalışmak bana sorarsanız herkese eşit mesafede durmakla, yaşananlara, yaşadıklarınıza bir mesafeden bakabilmekle olabiliyor. Eğer ölümüne tarafsanız, gerçekten uzaksınız demektir. Kendi gerçeklerinizi bir tabu gibi sunmaya başlar ve bu gerçeğe inanmayan herkesi de gerçeği görmemekle itham ederseniz bu sizin gerçeğiniz olur, insanların değil. Ben bundan kaçındım ve yazdıklarımı kendi gerçeğim üzerinden, kimseye ‘işte gerçek bu’ demeden, dayatmadan anlattım. Özetle kendi gerçeğime de eşit mesafeden bakmaya çalışıyorum.

“Haksızlığı yapanlara benzeyenlerin hikayesi” cümlesi dikkat çekici. Bir benzeme hikayesinden mi ibaret tüm bu olanlar?

Şiddet şiddeti doğruyorsa kaçınılmaz olarak bir nokta da birleşiyorsunuz demektir. Şiddeti uygulayanla, şiddete şiddetle cevap veren arasındaki ortak payda sindirmek, etkisiz hale getirmek ve korku yaymaktır. İkisi de yok edicidir. İkisi de acımasızdır, ikisi de şiddetin gücüne inanmaktadır. Şiddeti uygulayabilmek için, şiddete inançlı insanlar bulmak ve yaratmak zorundasınız. Şiddetin ideolojik yapısı uyguladığınız şiddete inanmayı gerektirir. İnsanların ellerini kollarını, kafasını demir çubuklarla kıranları ve bunu alkışlayanları lanetle anıyor ama aynısını kendiniz yaptığınızda buna bir inandırıcılık arıyorsanız, bir sorun var demektir. Hepimiz kendi şiddetimizi seviyoruz. Bize uygulandığında bağırıp, çağırıyoruz, kendimiz uyguladığımzda ise bize kızanlara bağırıp çağırıyoruz. Şiddeti ve onu var eden koşulları yine şiddetle çözmeye çalışmak, şiddeti yok etmiyor tam tersine kendi şiddetimizi meşrulaştırıyor. Yani şiddet yok olmuyor sadece el değiştiriyor. CIA ve KGB’nin hem içeride hem dışarıda uyguladığı yöntemleri arasındaki ortaklığa tarafsız bakarsanız, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım.

Sizi sol örgüte götüren nedenler kitapta Alevi olmanızdan kaynaklı uğradığınız ayrımcılık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar hala yaşamınızı etkiliyor mu, yoksa farklı öncelikler mi ön plana çıktı?

Alevi olmak özü gereği içinde bir muhalifliği beraberinde getiriyor. İkinci sınıf vatandaş ve tehlikeli bir vatandaş damgasını her daim üzerinizde taşıyorsunuz. Ben Alevi olmanın Türkiye’de hala bir sorun olduğunu, hala sakıncalılar damgasının devletin en üst kurumlarında geçerli bir politika olarak varlığını sürdürdüğüne inanıyorum. Bugün bu durum benim yaşamımı etkilemiyor çünkü ben o sistemin dışında yaşıyorum. Türkiye’de yaşayanlar içinse bu durumun devam ettiğini gösteren yüzlerce örnek var.

Yoksulluğu sanırım söylemeye bile gerek yok. Yoksulluğun bir milliyeti, mezhebi yok. Bugün artık önceliklerimi yoksulluk ve Alevi olmak belirlemiyor. Bu nedenler bana sol bir dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Alevi ve yoksul olmanın Avrupa’da bir anlamı yok. Tam tersine inanışların kendisini özgürce ifade edebildiği, yaşattığı ve bundan dolayı dışlanmadığı, aşağılanmadığı, bunun demokrasinin bir zenginliği sayıldığı, çokkültürlü bir hayatın içerisindeyim. Ama sorun göçmen olmanın getirdiği sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçimi olarak karşıma çıktı. Bunu kitabın içinde bir bölüm olarak ele aldım ve anlattım. Diğer yandan insan hak ve özgürlükler mücadelesinin Avrupa’da ele alınış biçimi de benim için ayrı bir deneyim oldu. Kendimi insan hakları mücadelesine bir birey olarak neler verebileceğimi, neler yapabileceğimi görmem de ayrı bir zenginlik olarak kişisel tarihime geçti diyebilirim.

“Acının kendisi ile başetmek için üstümdeki tüm kimlikleri çıkardım” diyorsunuz. Bazı kimlikler insan istese de peşini bırakmıyor. Örneğin ulusal aidiyetler, göçmenlik vb. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Öncelikle göçmen olmayı bir kimlik olarak görmüyor ve değerlendirmiyorum. Evet ben politik bir göçmenim ama bunu kendim için bir kimlik olarak benimsemiyorum. Önemli olan duruşunuzdur. Hayata, haksızlıklara, olaylara karşı duruşunuzun vicdana ve evrensel değerlere ne kadar uyup uymadığıdır. Bu sosyal bir kimliktir. Aidiyet olarak ulusal, dinsel-mezhepsel ve ideolojik kendinizi nasıl adlandırırsanız adlandırın bunun bir önemi yoktur. Eğer sosyal olmayı başaramıyorsanız, kendinizi tekrar ediyorsanız, evrensel değerlerin, insan hak ve özgürlüklerin önüne ulusal, dinsel, ideolojik vb. kimliğinizi koyuyorsanız bu sizi var etmez aksine tüketir. Kimlik sizin kim olduğunuzu belirler ne olduğunuzu değil diye düşünüyorum.

Kitabınızda işkenceyi ele alış tarzınız biraz farklı. Bunu okuyucularımız için biraz açar mısınız?

Evet ben işkencenin geleceğe dönük uygulanan bir yatırım olarak görüyorum. İşkencenin bilgi almak için yapıldığını düşünmek, işkencenin amacını basite indirger. İşkenceci işkenceyi yaparken, bunun kişide ve onun çevresinde yaratacağı etkiyi bilir. Size yapılan işkencenin hem fiziki hem psikolojik olarak bir ömür boyu sadece kendinizde değil, birlikte yaşadığınız çevrenize ve topluma da yansıtacağınızı bilerek uygular. Böylece işkencenin o korkunç havası çevrenizi de sarar. Bunun sistematik bir biçimde bir dönem uygulandığını ve bir politika olduğunu ve bu politikanın topluma çok hızlı yayılmasının sağlandığı bilinen bir gerçektir. Örneğin Diyarbakır’da, Ümraniye ve Ankara cezaevlerinde yaşanan katliamları düşünün. Bu katliamları inanılmaz işkencelerle yapanların iki amacı vardı. Birincisi cezaevlerindeki siyasilere bir mesaj, ikinci olarak da tüm topluma bu işkencenin görüntülerinin yansıyacağını bilerek bunun dalga dalga yayılacak olan korkusu. İşkencenin bir hafızası vardır ve bunu kolay kolay silemezsiniz. Bunun yanı sıra kayıpları düşünelim. Kaybedilen insanlar ve bunun yansımalarını düşünün. Aranızdan birileri bir anda kayboluyor ve kaybedilenlerin kimin kaybettiğini biliyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamıyorsunuz. Her an siz de yok edilebilirsiniz ve bu bilinçaltınıza ince ince işleniyor. Siz de bunu çevrenize yayıyorsunuz. Artık tek korkan siz değilsiniz.

Bir döneme tanıklık ettiniz. Nasıl algılanmak istiyorsunuz?

Doğru algılanmak istiyorum. Elbetteki kimsenin algılamasını değiştiremem. Ama yaşananların başka bir pencereden bakmaya çalışan bir insanın anlattıklarını, yazdıklarını önyargısız ama sorgulayarak, öfkelenmeden anlamaya çalışarak ama eleştirerek, üçüncü bir gözle ama damgalamadan, yaşananları anlamlandırarak ama iğdiş etmeden anlaşılmasını istiyorum.

Önyargının içimizdeki düşman olduğunu düşünüyorum. Kitapla ilgili birçok olumlu ve olumsuz eleştiri aldım. Ama daha çok olumluydu ve bu benim için sevindiriciydi. Küçük tehditler de geldi ama bunların bir yere bağlı olarak geldiğini düşünmüyorum. Onları da anlıyorum. Birçok şeyin zamanla anlaşılacağını düşünüyorum. Ama korkum, bu zaman dilimi içinde bu acıların yeniden yaşanacağına dair.

Geleceğe dair düşünceleriniz neler?

Geleceği planlamak çok zor çünkü yarının neler getireceğini bilmiyorum. Yazı alanında bir dizi çalışmalarım var ve bunların bir kısmı bitti. Yakın zamanda yine Güncel Yayınları’ndan “Aşk, İsyan ve Geride Kalanlar” adlı bir şiir kitabım basıma girecek. Bunun yanı sıra ek olarak bir şiir CD’si çıkarma çalışmam devam ediyor.

Akın Olgun kimdir?

Sivas Divriğili bir ailenin çocuğu olan Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da doğdu. Türkiye’de 7 yıl süren cezaevi yaşamının ardından Londra’ya yerleşti. Londra’da gazeteciliğe başladı ve muhabirlik yaptı.

Çeşitli gazetelerde ve sitelerde köşe yazarlığı da yapan Olgun, ilk kitabı olan “Adları Saklıdır” ile yazarlığa adım attı. Olgun, yakında da bir şiir kitabı çıkaracak.

 

DENİZ BİLGİN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİRGÜN, 02/10/06

25/10/2006

BİRGÜN, 02/10/06

 

Yaşar SEYMAN

 

Postadan aldığım gün bir solukta okuduğum kitabın adı. Yazarı Akın Olgun. Akın'ı, Almanya'nın Königsvvinter kasabasının Peters-bergOtel'inde KöberVakfı'nın düzenlediği toplantıda dostum Ayşe Önal, "Al sana ölüm oruçlarından kalan bir kardeş!" diye tanıştırdı. Güleç bir mülteci ile tanışmak beni etkiledi.

Bir yıl sonra ilk kez gittiğim Londra'da artık ablasını alanda almaya gelen gülen yüzü ve elinde yanan sigarası ile sarıldık. Akın, benim göz fotoğrafımda biraz da koyu kahve ve sigaraydı...

İki kez Londra'da birlikte katıldığım toplantı aralarında ayaküstü söyleştik. Onun, yaşam öyküsünü çok az dinleyebildim. Dar zamanlarda bana çevirmenlik, gazeteye yazımı yazmam için asistanlık bir de alışverişlere eşlik etmek az mı? Kısa yürüyüşlerde yaşam öyküsünden kesitlere kulak vermek de kolay mı?

Behiç Aşçı... O bir savunman. "5 Nisan Dünya Avukatlar Günü"nde F tipi cezaevlerinde tecrit uygulamalarının kaldırılması için ölüm orucuna başladı. Bugün 180. günü geçti. Son günlerde Behiç Aşçı'ya, sivil toplum örgütlerinin önderleri, yazarlar, sanatçılar destek için gidiyor ve tecridin kaldırılmasını istiyorlar.

F tipi uygulamaları için yıllar önce 'P harfiyle barışıklığımı yitireceğim, nedir bu ölüm oruçları? Ülkeyi yönetenler, ülkenin üzerindeki bu utanç bulutlarını kaldırın.

Ölenlerin sayısını saymaktan vazgeçin diye yazmışım. Aylar sonra köşe yazılarıma baktığımda farkında olmadan onlarca F tipi ve ölüm oruçları için yazımı yeniden okudum. Son yazım o yıllarda cezaevinde ölüm orucunda olan Aysel Bölücek'ten gelen Ftipi mektuptu...

Behiç Aşçı'nın sağlık durumunun kaygısı içinde Akın Olgun'un. Kitabını okumayı sürdürüyorum. Her dinlenme anında arka kapakta sevgili dost gazeteci Oral Çalışlar'ın makalesi gözüme bir kez daha saklanıyor bir kez daha okuyorum:

"Okurken diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum. Bu çocuklara neden bu kadar acı çektirdik? Türkiye, ne kadar çok çocuğunu, yetenekli gencini acımasızlık değirmeninde öğüttü? Akın Olgun'un yazdıklarını, acılardan süzülen bu genç adamın çığlığını, olgunluğunu, olayları hiç abartmadan, kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçlayarak ve eleştirerek aktarmasını soluk almadan okudum."

Güncel Yayıncılık'tan çıkan 'Adları Saklıdır'dan bir bölümü paylaşmak istiyorum:

"Tutuklular tutuklanıyor. Gazdan bana kalan "yadigar" artık hiçbir zaman kapalı kapılar ardında uyuyamama fobim oldu. Mümkünse sokak kapısını bile açık bırakarak yaşamayı tercih ettiğim bir klastrofobi şimdilik eski hayatımdan bir anı olarak benimle birlikte gidiyor."

Akın Olgun'un, Divriği, İstanbul ve Londra üçgenindeki mücadelesini, güçlü ve gelecek müjdeleyen kaleminden okuyorum.

Yaşadığı dönemin üzerindeki giz perdesini kaldıran yazarı, topluma yeniden kazandıranlardan biri olan dostum Ayşe Önal'a binlerce teşekkür ediyorum. Akın Olgun'la tanışır tanışmaz barışan yıldızımın nedeni bir kez daha pekişiyor. Çünkü, baş eğenlerle yıldızım hiç barışmıyor...

Akın Olgun, ölüm oruçlarında bedeninde ve ruhundaki izleri yazarak siliyor.

Behiç Aşçı'nın bedeninde izlerin kalmaması için Adalet Bakanlığı'nın bir an önce tecridin kaldırılması için, somut adımlar atmasını bekliyorum.

Behiç Aşçı her geçen gün biraz daha eriyor, görmüyor musunuz?

Yedi yıl elli adımdan fazla yürüyemeyen Akın, kitabıyla koşuyor.

Ülkemizde uygulanan tecrit kaldırılırsa; acılara takılmadan ölümsüz yapıtlarla topluma ses veren, ülkesini seven Akınlar çoğalacak...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CUMHURİYET, 30/09/2006

25/10/2006

CUMHURİYET, 30/09/2006

 

Oral ÇALIŞLAR

 

Ölüm Oruçları ve Yaşam...

Akın Olgun 'un ''Adları Saklıdır'' (Güncel Yayıncılık) kitabını yayımlanmadan okumuştum. Akın, 17 yaşında bir genç olarak girdiği cezaevlerini, işkence evlerini, ölüm oruçlarını, örgütleri ve tabii ki en çok da kendilerini anlatıyor.

Sıvas'ın Divriği ilçesinden 2 Temmuz (1993) Sıvas katliamının olduğu bir günde İstanbul'a gelip bir gecekondu mahallesine yerleşen Alevi bir ailenin öyküsü bu aynı zamanda. Kitabın önsözünü de ben yazdım ve duygularımı şöyle dile getirdim: ''Gecekondu mahallelerinin, dışlanmış, yoksullukla sarmalanmış ailelerinin çocukları onlar. Mahallenin bıçkınlarıyken, kendilerini bir örgütün içinde buluveriyorlar. Yaşamları sert, içinde yer aldıkları akım da sert. Her şey ölüm ve işkenceyle iç içe.''

****

Ölüm oruçları çok gencin yaşamına mal oldu. Hâlâ da bazı cezaevlerinde birkaç kişi de olsa ölüm orucunu sürdürenler var. Kim bu insanlar? Arkalarında nasıl bir toplumsal gerçek duruyor? Nereden gelip nereye gidiyorlar?.. İşte bu gerçekleri bütün yalınlığıyla öğreniyoruz bu kitaptan.

Bu gençler, devlet, örgüt ve toplum paradigmasının içinde kendilerine bir yer arıyorlar, kimlik arıyorlar. Bunlar, yoksul ve dışlanmış ailelerin büyütüp umut ürettikleri çocukları. Bu çocuklarla birlikte aileler de bir dramın parçası haline geliyorlar.

****

Akın Olgun'un kitabını bir solukta okursunuz. Onların heyecanlı, öfkeli, sitemkâr, hınçlı, kırgın, iddialı hallerine tanık olursunuz. Kitabı okuyup bitirdiğimde duygularım şöyleydi: ''Okurken, diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum. Bu çocuklara neden bu kadar acı çektirdik? Türkiye, ne kadar çok çocuğunu, yetenekli gencini acımasızlık değirmeninde öğüttü? Akın Olgun'un yazdıklarını, acılardan süzülen bu genç adamın çığlığını, olgunluğunu.. olayları hiç abartmadan, kimseyi suçlamadan, ama her şeyi suçlayarak ve eleştirerek aktarmasını soluk almadan okudum.'' Sizin de okuyacağınızdan eminim.

****

Akın Olgun'un kitabının çıktığı günlerde, bir avukat, bu çocukların avukatı Behiç Aşçı , yüz günü aşan bir süredir ölüm orucunu sürdürüyordu. Behiç Aşçı'yı cezaevindeki olaylı günlerde tanıdım. Hep bir cezaevinden diğerine koşuyordu. Zaman zaman kendisi de cezaevine düşüyor, avukatlık yapamayacak hale geliyordu. Sabrına, takipçiliğine diyecek yoktu. Çaresiz ailelere, sürekli ölümle iç içe yaşayan gençlere bir şeyler yapabilmek çabasıydı onunkisi. Cenazelerin başında da hep o bulunurdu.

Ölüm orucuna başladığını duyduğumda, ''Eyvah'' dedim. Bu satırları okuyanlar bilirler, ölüm oruçlarını bir eylem biçimi olarak hiç benimsemedim. Bunu cezaevindekilere de anlattım, ailelere de... Hele cezaevi dışında ölüm orucu eylemine hiç sıcak bakmadım.

Benim benimsememiş olmam, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Behiç Aşçı ölüme doğru yolculuğunu sürdürüyor. Gerekçesi de açık: Cezaevlerinde tecrit ve baskıların sona erdirilmesini istiyor.

Nedir bu tecrit diyebilirsiniz... 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevinde birden operasyon yapıldı. Ölüm orucu yapılan bu cezaevleri bombalarla, zehirli gazlarla kuşatıldı ve içerdeki siyasi tutuklu ve hükümlüler F Tipi adı verilen cezaevlerine nakledildiler.

''Hayata Dönüş'' adı verilen bu operasyonda 30'dan fazla genç yaşamını yitirdi, onlarcası sakat kaldı. F Tipi Cezaevleri 3 kişilik ve tek kişilik hücrelerden oluşuyor. Bu cezaevleri asıl olarak siyasiler için kullanılıyor.

Tutuklu ve hükümlüleri tamamen birbirinden izole etmeyi hedefleyen bu cezaevlerinin ıslah amaçlı kurulduğu iddia edildi!.. Ancak kurulduğu günden bu yana, ortaya çıkan birçok gerçek ne yazık ki kamuoyunda konuşulup tartışılmadı.

Henüz suçu sabit bile olmamış, yaşları 18-25 arasında değişen, çoğunluğu liseli ve üniversiteli gençlerden oluşan topluluklar bu cezaevlerine kondu. Bir yürüyüş ve mitinge katılan birçok genç ''terör örgütü üyesi'' gerekçesiyle çok ağır cezalara çarptırıldılar. Küçük bir cezayla okullarına, yaşamlarına dönebilecekken, bütün gelecekleri karartıldı.

Bu yanlış ve sert yaklaşım, onları da umutsuz hale getirdi ve sertleştirdi. Ancak tecrit kolay değil. Birçoğu psikolojik hastalıklara yakalandılar. İntihar edenler oldu. Delirenler oldu. Ağır ve kalıcı hastalıklara yakalananlar oldu.

****

Kamuoyunun bu konuya ilgisi azaldığı için siyasetçiler de burada yaşananları görmezlikten gelmeyi yeğlediler. Şu ana kadar 122 genç bu cezaevlerinde yaşamlarını yitirdi. Kendisini yakanlar oldu. Dram sürüyor.. Behiç Aşçı'nın ölüm yolculuğu sürüyordu...

 

Yeniden çözüm için bir diyalog adımı atılamaz mı?..

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİNFİKİR, 07/11/2006

25/10/2006

7 Kasım 2006 GÜNDEM

Üç dosttan

üç haber geldi

fikretaydemir@binfikir.be

 

Üç dosttan üç haber aldım,

Biri film, biri kitap, biri albüm…

Emre’nin filmi, Akın’ın kitabı ve Şükriye’nin albümü içimi ısıtıyor şu soğuk sonbahar günlerinde...

Üç dosttan üç haber geldi,

Biri film, biri kitap, biri albüm…

Emre Ergül “2 Eylül’ünü,

Akın Olgun “Adları Saklıdır”ını,

Şükriye Tutkun “Salıncak”ını gönderdi,

Dost selamıyla...

Tarihler insan ömrüne izdüşümler bırakır,

Kişisel tarihlerimizi yaşarız kimseler farkında olmasa da...

“2 Eylül” de birilerinin, birçoklarının kişisel tarihlerine iz düşürdü, bir askerin, bir ananın, bir babanın, bir bacının, bir gazetecinin, bir yönetmenin...

Emre’nin ilk filmi kısa metrajlı “2 Eylül”ü uzun metraj film süresince ekran önüne bağlıyor seyirciyi.

“Buralardan önce üstüme kayıtlı bir faturam bile yoktu. Buraya geldim ve bir anda 20 kişinin hayatı kaydedildi üzerime Meğer öncesinde yaşam, ölüm, aile ve dostluk kelimelerini hep es geçmişim” denilen “2 Eylül”de binlerce genç fidanın toprağa düştüğü “uzaklarda yaşananların bir film olmadığı” beyaz perdeye aktarıldı.

Dostuna “senin bir tırnağına zarar gelmesi benim içimi kanatır” diyebilecek kadar dost Emre’nin “2 Eylül”ü yaşam ve dostluk adına yeni penceler açtı yüreğime...

Yüreğiyle yaşayan ve yüreğiyle kişisel tarihini yazan dost Akın Olgun’un “Adları Saklıdır” kitabı da:

“onların mevsimleri hiç olmadı... zamansız açtılar,

vakitsiz bitkiler gibi dondular kış zamanı

çöl zamanı susuzdular.

ruhları ve bedenleri uyarlayan iklimleri tanımadılar,

yapaylarına kandılar...

mevsimlere mevsimleriymiş gibi inandılar.

düştüler bir bir yaprak dökümleri gibi mevsimsiz ağaçlardan”

İnsan saflığında kaleme alınan “Adları Saklıdır” gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a, “Okurken diline ve kavrayışına hayran olduğumu itiraf ediyorum” dedirtebilecek kadar etkileyici.

Etkileyici, hüzün sesli Şükriye Tutkun yeni albümü “Salıncak” ile seslendi dostça.

Aradaki maddi mesafe 3 bin km olsa da manevi mesafenin 0 km’de yaşandığı dostluklar ayakta tutar bizleri...

Aylar, yıllar sonra karşılaşıldığı zaman, daha dün bırakılmış gibi muhabbetlere devam edebildiğimiz kadar insanız...

Ve bunu en iyi yaşayabilenlerden biri Şükriye...

gençlik gözyaşları döktüğüm,

“ne yandasın sürmeli palazım” türküsünü dost sesinden dinlemek,

Şükriye’nin sanat musikisi tadında seslendirdiği “Bir sınıfta okurken hep resmini çizerdim ben seni şimdi değil, çocukken de severdim” dizeleri eşliğinde bir yazı kaleme almak,

Bahtiyarım…

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı